Bugün eğitim konusunu halk arasında da yaygın olduğu gibi sistem üzerinden değerlendirmeye çalışacağım. Ama bu değerlendirme de amaç sistemimiz iyi veya kötü demek değil. Şikayet etmek hiç değil. Gerçi biz de öğrenciyken hayli şikayet ederdik. Bu bölümde dünya’da uygulanan eğitim sistemlerini örnek gösterip aralarında bir karşılaştırma da yapmayacağım. Sistemin neden önemli olduğunu, neden tartışmaların odağında olduğunu ve sisteme yapılan müdahalelerin neden etkisiz olduğunu ifade etmeye çalışacağım.

Tabii ki eğitim sisteminin en büyük ayağı siyasi. Belki de toplumdaki sorunların büyük çoğunluğunu ülkelerin başkanları yerine eğitim bakanları çözebilir. Ama konuyu ulus devlet üzerinden ele alırsak bunun bizim eğitim düşüncemize bir katkısı olmaz. Katkı verecek bakış açısı ise ilkeler olmalı diye düşünüyorum. Müfredat, kurgu, kurumlar, sınavlar vesaire, hepsi sistemin birer parçası. Ama hepsi birlikte aynı ilkelere bağlı. Bu yüzden de değerlendirmemizi ilkeler üzerinde tutmamız gerekiyor.

O halde ilk sorumuzla başlayalım. Sistem neden önemli?

Sistemin önemini yokluğunda anlayabiliriz. Eğitim sisteminin bulunmadığı veya zorunlu tutulmadığı bir toplumda, çocuklar temel öğrenim becerilerini geliştiremeyecektir. Biz de bu nedenle lise öncesi dönemde çocuklara temel eğitimin ciddiyetle verilmesinde hemfikiriz. Fakat ayrıldığımız nokta, lise sonrası dönemin farklı ilkelerle kurgulanması gerektiği. Gençlerin birer birey olduklarını farketmesi, zekalarının birbirinden az veya çok olmadığını bilmesi, dinleyerek öğrenmeye mahkum hissetmek yerine kendi zekası ile istediğini çalışarak öğrenme özgürlüğüne sahip olduğunu bilmesi gibi ilkeler birçok sorunun çözülmesini sağlayacaktır. Ama eğitimi hala verilen, açıklanan bir şey olarak görmek hatasını yapıyoruz. Bunu bir annenin çocuğunun ayakkabılarını 20 yaşında bile bağlaması gibi düşünebilirsiniz. Öğrencinin konforunu bozmadan ona hazır açıklamalar vererek hem zekasını çalıştırmamış, hem de iradesini kullanmasına müsaade etmemiş oluyoruz. Sınav sonuçlarını da zekaların eşit olmadığı kanısıyla açıklayıp toplumdaki eşitsizliklere zemin hazırlıyoruz.

Toplumun her kesimine ulaşan eğitim sisteminin ilkeleri, eğitim sürecini tamamlayıp topluma karıştığımızda toplumun ilkelerine dönüşüyor. Yanlış kanılar toplum hayatında da devam ediyor. Ranciere’nin belki de eğitimle ilgili kitabında yer verdiği en önemli tespitlerinden birisi bu. Yanlış kanılara sahip, birilerine bağlanacak şekilde yetiştirilmiş insanlardan kurulu bir toplum ortaya çıkarıyor geleneksel eğitim sistemi. Ve sistemi meydana getiren tüm yapılar da bundan etkileniyor. Çünkü hepsinin insan kaynağı aynı sistemle yetişiyor. Kültür, sanat, ekonomi de bu toplumsal yaşamın uzantıları oluyor.

Dolayısıyla eğitim sisteminin önemi ve gücü toplumu meydana getiren bireyleri ayrı ayrı kuşatabilmesinden geliyor. Ama pek çok ülke de sistemin bu gücünü kullanmıyor veya yanlış kullanıyor.

Peki neden sistem bu kadar çok tartışılıyor? Genelde yaptığımız gibi burada da yine sonuçlara bakarak bir şeylerin yanlış olduğunu hemen anlıyoruz. Uluslararası alanda başarılarımız çok az. Birçok kulvarda neredeyse hiç yokuz. Üniversitelerimizde akademik yayın üretimi yeterli değil. Çünkü üniversite düzeyinde bile ilkokuldaki eğitim ilkelerini takip ediyoruz. Hocalar bilim üreteceği zamanın büyük kısmını hala öğrencilere en iyi şekilde ders açıklamaya çalışmakla harcıyorlar. Halbuki fakültenin fotokopicisinden ders notlarını alarak kendi başına çalışıp öğrenebiliyor zekasının farkında olan öğrenci. Ona bu kaynağı zenginleştirerek sağlamak, sürekli güncel tutmak dışında hocanın açıklama yapmasını gerektiren bir şey yok. Her sene eski bir slaytı evirip çevirip anlatmaya çalışmak herkes için vakit kaybı. Üniversiteler ders yükü nedeniyle asıl yapması gereken bilimsel çalışmalara vakit bulamıyor. Bütün bu saydıklarım sistemin takip ettiği ilkelerin yanlış olmasından. Ama öğrenci olduğumuz zaman da, mezun olduğumuz zaman da eleştirilerimizi hep sistemin parçalarına yöneltiyoruz. Mesela müfredat kötü, ders saatleri uzun, okullar yetersiz, imkanlar kötü, sınavlar zor vesaire. Tabii ki bunlarda da sorun olabilir ama asıl sorunun olduğu nokta burası değil.

Bu durumda neden sisteme yapılan müdahalelerin etkisiz olduğunu da anlamış oluyoruz. Çünkü geleneksel eğitim sisteminin ilkelerinden değil yapısından şikayet ediyoruz. Emin olun bu şikayetlerin hepsini düzeltsek bile üniversitelerimiz bir atılım yapamayacak. Asıl sorun bu değil çünkü. Sorun geleneksel eğitim sisteminin öğrencileri toplumdaki yanlış kanılara göre kodluyor olması. Rancilere’in deyimiyle özgürleştirmiyor olması. Hatta buna uğraşmıyor olması. Uğraşıp da yapamıyor olsa yine çözüm üretilebilir. Ama şu an için sistemde yapacağımız hiçbir değişikliğin ilkeler değişmedikçe etkili olacağını düşünmüyorum. Yani bu psikolojik sorunları olan birinin kolunu bacağını tedavi etmek gibi olur.

Ekşi Sözlük’te bugün Türk eğitim sisteminin en büyük sorunu isimli bir başlık tartışılıyordu. Oradaki yorumlara da göz attım. Fakat yine sorunlara sistem odaklı yaklaşıldığını gördüm. Çoğu kişi sorunların farkında ve asıl noktaya temas edenler de var. Ama sorunların geleneksel eğitimin ilkelerinden kaynaklandığı henüz yaygın olarak anlaşılamamış. Bunu farkeden bir yazarın yorumunu sitemizdeki yazının ekine koyacağım.

Öğrenciler de sürekli bir şikayet halindeler. Biz de öğrenciyken öyleydik. Ama bunun içeriği çoğunlukla tembellikten kaynaklanıyor. Sistemin onlara ulaşması, imkanlar sunması, hocaların açıklayıp öğretmesi için bekliyorlar. Hatta en iyi açıklayan hocalar gelsin ki derse çalışmak zorunda kalmayalım. Ödev de vermesin. Öğrencilik bu kadar pasif ve konforlu bir dönem değil. Bu kısımda onlara katılmıyorum.

Geleneksel eğitim öğrencilerin öğrenmesini umursamadan kendi aralarında karşılaştırmaya ve sıralamaya çalıştığı için düşük notlar alan öğrenci de kendini aptal zannediyor. Ne kadar çalışsam da olmaz, yapamam diye tembelliğe vuruyor işi. Öğrencilerin bu durumda yapması gereken şey kendi döneminde sistem nasıl olursa olsun şikayet etmeden, kendi zekasına güvenerek çalışmak. Sistem gereği insanlar onun başarısını zekasıyla, zekasını da başarısıyla açıklayabilir. Ama o kendi zekası ve iradesi ile çalışarak başardığını bilmeli ve kendini sistemden özgürleştirmeIi.

Buna bazen hocalar da engel olabiliyor. Şöyle ki hocalar bazen dersi ders kitabından ayırıyorlar. Ders notu da vermiyorsa öğrenciyi kendisine muhtaç hale getiriyor demektir. Bu tarz hocalar genelde şunu da söylerler. “Sınavda anlattıklarımdan soracağım.” Bu durumda yapılacak tek bir şey kalıyor. O da derste detaylı not alarak notlara çalışmak. Çünkü hoca öğrencinin kendi başına çalışıp öğrenebileceği tüm materyalleri elinden aldı. Ne yaptığının bilincinde olsa muhtemelen böyle yapmaz ama, ya yoklama için ya da kendisini dikkatli dinlemeleri için böyle şeyler yapıyor hocalarımız.

Mesela yabancı dil konusu burada oldukça belirgin. Hatta 12 yılda İngilizce öğretemeyen sistem diye bilinir geleneksel eğitim. Hatırlarsanız Jacotot hiç anlatmadan Fransızca öğretmeyi başarmıştı. Dil, anlatılması fen bilimleri kadar kolay olmayan bir yapısı olduğu için öğretilmesi de zor. Sisteminiz de buna uygun değilse elbette ki öğretemezsiniz.

Sonuç olarak iyi kötü bir eğitim sistemimiz var. Kurumlar, sınavlar, müfredat bunların hepsi kurgulanmış, yerleştirilmiş. Eğer ki sistemin görünür özelliklerinden şikayet eder ve tüm enerjimizi buna harcarsak bir yere varamayız. Toplumda da, kültür ve sanatta da, ekonomide de hatırı sayılır ilerlemeler gösteremeyiz. Eğitim düşüncemizde ilkelerimizi, toplumdaki yaygın ve yanlış kanılardan kurtarabilmeliyiz. Öğrenmeyi öğretebilmeliyiz. Her öğrenciyi bireyleştirmeli ve toplumu da bu yetiştirdiğimiz bireyler arasındaki eşitlikten ve uzlaşıdan kurmalıyız.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere hoşçakalın.

https://eksisozluk.com/entry/135459368