Ezber ile alakalı yaptığımız bölümde hatırlarsanız kısaca öğrenme üzerine bir sınıflandırmadan bahsetmiştim: Bloom Taksonomisi. Benjamin Bloom isimli bir eğitimci, 1950 yıllarında Eğitim Amaçlarının Taksonomisi isimli kitabını yayınlıyor. Bu sınıflandırmada bazı değişiklikler ve geliştirmeler yapılsa da ismi Bloom taksonomisi olarak kalıyor. Bugün öğrenmek nedir sorusunu, Bloom taksomisi ve bazı örneklerle cevaplamaya çalışacağım.

Öğrenmek nedir ile başlayalım. Öğrenmek bir düşüncenin anlaşılması, bilginin ezberlenmesi, bir hareketin yapılabilmesi, bir duygunun tecrübe edilmesi gibi farklı anlamlarda kullanılabilecek bir fiildir. Öğrenmekten daha çok bilişsel aktiviteler kastedilse de fiziksel hareketleri öğrenmek yani psikimotor öğrenme de kastedilebilir. Spor yapmak ya da entrüman çalmak gibi… Diğer yandan öğrenmenin derecesi vardır, ya da derinliği… İngilizce biliyor olabilirsin, ama ne kadar biliyorsun? İyi futbol oynayabiliyor olabilirsin, ama kimlerden daha iyisin? Üstelik çoğu zaman öğrenmiş bir şey ifade etmez. Burada bir görelilik söz konusu. Bireysel ve toplumsal algıda bir eşik vardır ve bu eşik aşılınca “iyi öğrendim” deriz. Eşiği tanımlarken de başkalarının seviyeleri baz alınır.

Bloom Taksonomisi

Benjamin Bloom öğrenmeyi üçe ayırır: (1) Bilişsel: Zihinsel aktiviteler; (2) Duygusal: Üzüntü, mutluluk vs.; (3) Psikomotor: Fiziksel aktiviteler. Üçü de podcastimizin konusu olsa da bizim asıl ilgilendiğimiz bilişsel öğrenmedir. Bilişsel öğrenme, Bloom taksonomisinde basitten karmaşığa doğru, bilmek(yani ezberlemek), anlamak, uygulamak, analiz, değerlendirme ve sentez olarak sıralanmaktadır.

Bu sıralama bir hiyerarşidir. Bu hiyerarşi genellikle bir piramit olarak resmediliyor. Web sitemizde bunun bir görselini bulabilirsiniz. Alttan başlayarak üste çıkıyorsunuz ama bir alttaki basamak her zaman daha genis. Eğer mevcut bilgi seviyesi büyümezse, bir sonraki basamakta çok nitelikli bir iş yapamasınız. Bu şu demektir. Eğer hafızanızda ne kadar çok bilgi varsa, o konuyu o kadar iyi anlayabilirsiniz. Anlamaktan kast ettiğimiz şeyler: Yorumlamak, örnek vermek, sınıflandırmak, özetlemek, akıl yürütmek, karşılaştırmak ve başkasına açıklamak. Bir sonraki basamağa çıkalım. Konu yeterince iyi anlaşılmışsa, şimdi öğrendiklerinizin uygulamasını yapabilirsiniz. Yani bilgiyi günlük hayatta kullanabilirsiniz. Uygulayabilecek seviyeye ulaştıktan sonra, bir sonraki aşama analiz. Konunun alt başlıklarını oluşturabilir, başka konularla ilişkilendirebilirsiniz. Daha sonraki aşamada, yani değerlendirmede, öğrendiklerinizi tartışabilir ve kritiğini yapabilirsiniz. Mesela bir argümanın hangi varsayıma dayandığını ve dolayısıyla neden güçlü bir argüman olup olmadığının farkındasınızdır. Ya da konu hakkında kendi yorumlarınızı yapabilirsiniz. Son aşama ise sentezdir. Bu öğrenmenin son aşamasıdır. Burada insanın öğrendiği şey aslında kendi ürettiğidir. Yapılan sentezin kalitesi de önceki aşamalardaki birikime bağlıdır.

Kompozisyon Yazmak

Burada bölümün başlığına da geldik: Kompozisyon yazmak. Kompozisyon yazmak ile öğrenmenin ne alakası var? Kompozisyon, sizden bildiğiniz, anladığınız, analiz edebileceğiniz ve değerlendirebileceğiniz bir konuda “yeni şeyler söylemenizi ister.” Yani sentez yapmanızı. Ya da şöyle demek gerekirse, eğer önceki aşamalarda ne kadar iyi birikiminiz varsa, kompozisyonu o kadar iyi yazabilirsiniz. Her kompozisyon yaratıcılık gerektirmese de en azından konuyu analiz edebileceğiniz ve değerlendirebileceğiniz bir akıl yürütmesi ister. Yani anlattığımız hiyerarşide tırnak içinde “üst düzey” bir akıl yürütme gerektirir. Kompozisyon yazmak aynı zamanda bir öğrenme metodudur çünkü kompozisyon yazarken bildikleriniz arasındaki kurduğunuz ilişkiler zenginleşir. Yani piramitin alt basamaklarını daha da genişletirsiniz. Böylece piramidi teknik olarak daha yükseğe çıkarmanız mümkün olur.

Konu neydi ne hakkında konuşuyorduk hatırlamıyorum. Arkadaşımın birisi “Kompozisyon yazmayı hiç sevmiyorum” demişti. Ona cevaben başka birisi de “Sevmezsin tabi çünkü düşünmen gerekiyor” diyerek sataşmıştı. Verilen bu cevap olayı oldukça iyi özetliyor. Kompozisyon yazmak veya herhangi bir üst düzey olarak nitelendirdiğimiz öğrenim süreci, daha fazla akıl yürütme gerektirir. Bunun sonucu olarak beyin daha fazla enerji harcar. Bu yüzden öğrenciler genel olarak kompozisyon yazmayı sevmez. Spor yapmak gibi, düşünmek de yüksek efor gerektiren bir süreçtir.

Şimdi bu taksonomiyi kullanarak başka örnekler üzerinde duralım.

Diyalog

Diyalog, Bloom taksonomisinde yer alan bilişsel öğrenmenin basitten karmaşığa her aşamasını barındırabilir. Yapılan diyalog sadece bilgi aktarımı ise en basit öğrenme biçimidir. Konuşmacının da dinleyicinin de fazla enerji harcaması gerekmez. Diğer yandan, analiz, değerlendirme ve sentez içeren konuşmalar hem dinleyici hem de konuşmacı için öğreticidir. Her gün gerçekleştirdiğimiz bir faaliyet olması itibariyle diyalog çok kıymetlidir. Bu bakış açısı önceki bölümde de bahsettiğimiz mantık ilminin ve belagat ilminin ne kadar önemli olduğunu bizlere hatırlatır. Neyse… Tabi ki genellikle yalnız gerçekleştirilememesi itibariyle kişinin kendi konuşmasına dikkat etmesinin yanı sıra konuştuğu kişinin kim olduğu da önemlidir. Hatta kişinin arkadaş çevresi kendi karakteri, bilgi seviyesi, ahlakı ve diğer özellikleri için önemli bir göstergedir. Çünkü insan kendisinden daha donanımlı olan insanlarla konuşmak istemez. Bu rahatsız edici ve konforsuzdur. Daha donamımlı insanlar konuşurken bizi rahatsız eder çünkü düşünmenizi gerektirecek ya da cevaplayamayacağınız sorular sorarlar. Bazen de görmezden gelmeye çalıştığımız ya da sakladığımız şeyleri fark ederler. Yine aynı sebeple genellikle sosyal çevremiz kendimiz gibi düşünen insanlardan oluşur. Dikkat edin, nasıl öğrenciler fazla zahmetli olduğu için kompozisyon yazmayı sevmiyorsa, insanlar da zahmetli olduğu için farklı düşünen kişilerle bir arada bulunmak istemez. Çünkü farklı düşüncelere sahip insanlarla diyalog kurmak, bir arada bulunmak, insanı düşünmeye ve öğrenmeye zorlar. Önce kendi düşüncelerinizi karşı tarafa açıklayabilmeniz lazım. Karşı tarafı dinleyerek onun akıl yürütmesinin kritiğini yapmanız lazım. Sonra söylenen şeyleri karşılaştıracaksınız. Ohoooo. Çok zahmetli!!! Ama aynı ideolojiye/düşüncelere sahip olduğunuz birisinin yanında konuşmak çok kolaydır. Sizi düşünmeye ve öğrenmeye pek zorlamaz.

Şunu sorabilirsiniz: Neden insan sürekli öğrenmekten kaçınıyor? İnsan beyni vücüdumuzun en çok enerji tüketen organıdır ve bilinçaltımız bir şeyi öğrenmemizin hayatta kalmamız için çok önemli olmadığını düşünüyorsa, o zaman öğrenmek istemiyor. Eğer hayatta kalmak için bir şey öğrenmesi gerektiğini düşünürse, o konuya hayret duyar ve öğrenmeniz için sizi zorlar. Bu yüzden çocuklar her şeye hayret duyarak, (ilk kez gördüğü için de hayret duyuyor olabilir mi?) sürekli bir şeyler öğrenirler. Yaş ilerledikçe bilinçaltı tasarruf moduna geçer. Yani öğrenmeye karşı ilerleyen yaşta gösterdiğimiz direncin, kültürel ve sosyolojik nedenlerinin yanı sıra biyolojik nedenleri de vardır. Bu nedenler iç içe geçebilir ve birbirini besleyebilir. Bir sonraki soruyu sizin yerinize ben sorayım: Bilinçaltının sahip olduğu bu mekanizma kötü mü? Hayır. İnsanın kendisini öğrenmeye, bildiklerini sorgulamaya açık tutması ilerleyen yaşlarda başına iş açar. Ayrıca şunu unutmayın ki tarih, matematik, dil veya fen bilgisi öğrenmenin yüz sene önce hayatta çok fazla karşılığı yoktu. Yani öğrenmenin entelektüel çabanın ötesine geçmesi zordu. Bugün matematik bilmeden beyaz yakalı bir çalışan olabilmeniz çok zor.

Diğer yandan bilinçaltının kullandığı verimlilik mekanizması modern insanı zor durumda bırakıyor. Bunun en önemli sebeplerinden birisi eğitim ve dünya hakkında sahip olduğumuz yanlış kanılar. Örneğin, eğer sürekli “okuyanlar aç kalıyor” sözlerini duyarsanız, bilinçaltınız size bir şeyler okumanın ve öğrenmenin verimsiz bir uğraş olduğunu telkin edecektir. Okumaya ve öğrenmeye isteğinizi kaybedecek ve hayret duymayacaksınız.

Bu podcastin bir amacı da zaten eğitim konusundaki bu yanlış kanılar üzerine gitmek. Yeni bir eğitim düşüncesi inşa etmek. Neyse misyon ve vizyon konuşmasını kısa keserek, öğrenme taksomisine ve diğer örneğimize dönelim.

Öğreterek Öğrenmek

Çok bilinen başka bir öğrenme prensibini öğrenme taksonomisi üzerinden ele alalım: Öğreterek öğrenmek. Bir konu hakkında sunum yapmak, başka birisine açıklamak, konu üzerine yazı yazmak niyetiyle öğrenmeye çalışırsanız, daha iyi öğrenirsiniz. Sanıyorum ki bu durumu pek çok kişi kendi hayatında gözlemlemiştir. Bunu biraz önce bahsettiğimiz taksonomi veya enerji verimliliği mekanizması üzerinden açıklamak mümkün.

Bir konuyu iyi ya da kötü öğretebilmek için, konu hakkındaki bilginizin ezberlemenin ötesine geçmesi gerekmektedir demiştik. Yani en azından konuyu anlamanız lazım ki başkasına aktarabilesiniz. Mesela konuyu sınıfta anlatacaksanız, muhtemelen en azından, konuyu analiz edebilecek ya da değerlendirebilecek kadar bilgi sahibi olabilmeniz lazım. Eğer bilgi eşiği bu noktaya gelebilmişse buna zaten “iyi öğrenmek” diyoruz. Elbette iyi öğrenmenin sonu yok ama göreceli olarak bu öğrenme eşiğine iyi öğrenmek diyebiliriz. Özet olarak, öğretmek insanı Bloom taksonomisinde, öğrenmenin üst seviyelerine çıkmaya zorlar. Bu yüzden de öğreterek öğrenmek oldukça verimli bir öğrenme biçimidir. Talha ile bunu konuştuğumuz zaman, “Yani ders hocaları kendine öğreniyor” dedi. Evet, öğretmen açıklayıcı öğretim sistemi içerisinde konuları en iyi öğrenen kişidir. Bunda ne sorun var diye sorabilirsiniz. Sınıfta bir konu anlatılıyorsa, eğer öğrencinin konu hakkında bir arkaplanı yoksa, öğrencinin erişebileceği maksimum öğrenme seviyesi hocasınınki kadardır. Deriz ya “boynuz kulağı geçti” diye. İşte, açıklayıcı eğitim sistemi boynuzun kulağı geçmesine izin vermez. Bu arada açıklayıcı eğitim sistemini ilk defa duyanlar Cahil Hoca podcastinin ilk 4 bölümünü dinleyebilirler.

Konumuza soru ile dönelim: Neden öğretmek için öğrenmek ve öğrenmek için öğrenmek arasında verimlilik farkı var? Öncelikle bunun her zaman doğru olmadığını ve sadece bir genelleme olduğunu söylemeliyim. Eğer öğreteceğiniz kişiler, örneğin, konu hakkında derin bir bilgi arayışında değilse sizin öğrenmenizin eşiği de düşük olacaktır. Yani istisna durumlar olabilir. Biz sadece genel durumlardan bahsediyoruz. Soruya geri dönelim. Neden öğretmek için öğrenmek, öğrenmek için öğrenmekten daha verimlidir?

Bunun cevabı soruda gizlidir. Öğretmek için öğrenmek dediğimiz zaman bir ihtiyaç ve amaç tanımlamış oluruz. Bilinçaltımız ihtiyacın farkına varır ve biraz önce bahsettiğimiz “verimli enerji modundan” çıkar. Konuya çalışırken sizin dikkatinizi dağıtmaz ve enerji harcamanıza engel olmaz. Bu da aslında bizi öğrenme adına daha genel bir prensibe götürür. İhtiyaç öğrenmeyi kolaylaştırır. Tıpkı sınavdan önceki geceler gibi… Bilinçaltınız size dersten kalma stresi yaşatır ve konuya çalışmanıza tırnak içinde “engel olmaz.”

Bölümü bir parantez açarak bitirmek istiyorum. Eğer podcasti burada durdurup, “İhtiyaç öğrenmeyi kolaylaştırır” ifadesi üzerine düşünürseniz, sadece bu prensiple eğitim sistemindeki sorunların büyük bölümüne çözüm üretebileceğimizi göreceksiniz. Çünkü eğitim sistemi, sınavlar aracılığı ile öğrencinin sınıfı geçebilmek veya iyi bir üniversiteye gidebilmek için ihtiyacı olan şeyleri belirler. Bu ihtiyaçları iyi yönetebilirsek, öğrenmenin verimliliğini arttırabiliriz.